KAÇ gündür İstanbul kavrulmakta. Sıcaktan kavrulmakta, nemden haşlanmakta. Bu sıcakta meydana gelen olaylar ise daha sıkıcı bunaltıcı olmakta. Bedenler pörsümekte gönüller de daralmakta. Günler sonra nihayet salı sabahı yağmura benzer bir şeyler oldu ve hava serinledi.
Milletimiz, büyük ve engin kültür hazinesiyle yağmura "Rahmet" demiştir. Bu sabah çisentisi, içimde bir Rahmet özlemi uyandırdı. Hem nasıl? Çocukluğumdaki Kırk İkindi yağmurları gibi. Olanca şiddetiyle yağdıktan sonra ışık dolu bir güne açılan yaz yağmurları gibi.
Edebiyat öğretmenimiz Prof. Gündüz Akıncı'nın okuduğu ve galiba Cahit Külebi'ye ait olan şiirden mısralar hatırlıyorum.
"Yağ hay mübarek! Yağ!
Yağ mübarek yağ!
Dağlara taşlara
Şarıl şarıl yıka tarlaları. "
Bizim de gönlümüz insanlığın geçirdiği şu buhran günlerinde güneşte yanmış, yarık yarık çatlamış kurak tarlalara döndü. Sivas'ta çocukluğumda yağmur böyle yağardı. Dağlara taşlara döşenirdi âdeta.
Evet milletimiz yağmura rahmet, ekmeğe nân-ı aziz, suya mâ-i leziz demiş, göçebelikten şehirliliğe öyle geçmiştir. Vatanının suyunu, ekmeğini ve onları borçlu olduğu yağmurunu böyle taziz etmiştir.
Bu milletin evladı olarak şu günlerde gönlümüz sadece meteorolojik sıcaklıktan mı şerha şerha olmuştur? Ne münasebet?
Şaşırtılan bir millet!
Sahipsiz kalmış mefhumlar!
Dümensiz kalmış bir dünya!
Alt üst olmuş kıymetler!
Etrafımızı çevirmiş ve yılan dillerini yurdumuza çevirmiş yangınlar.
Mantık haline getirilmiş mantıksızlık.
Modern ahlâk diye yutturulmaya çalışılan kadim ahlâksızlık.
Ve bunlar ve bunlara benzer şeylerle dolmaya başlayan bir dünya.
Ve her gün gelen şehit haberleri.
Kahpe tuzaklar.
Hain pusular.
Ve bunlarla kavrulan "bağır"lar, bağırlarımız.
Bu büyük milleti feraha çıkaracak bir rahmet bekliyoruz.
Susuzluktan beter bir bekleyişten çatlamaya yüz tutan ümitleri canlandıracak, yeşertecek, dallandırıp budaklandıracak bir rahmet.
"Yağ hay mübarek yağ"
Dağlara taşlara! Şarıl şarıl yıka tarlaları"
Ve rahmete susamış gönülleri...