Süleyman Demirel'in son açıklamaları yine gündeme damgasını vurdu. Demirel kimi zaman satır aralarında, kimi zaman da açıktan, yeniden Çankaya'ya çıkma arzusunu hissettiriyor.
Yakın coğrafyamızda önemli gelişmelerin yaşandığı, 250 bin Mehmetçik'in sınır boyunda konuşlandığı hassas bir ortamda, Demirel'in 40 yıllık siyasi tecrübesini akl-ı selimi hakim kılmak için değil, doğabilecek olası siyasi gerilimden kendi adına ne tür yarar sağlayabileceği mantığı üzerine kurmuş olmasını kavramakta zorlanıyorum.
2000 yılında Meclis'te yapılan 5+5 oylamasında bozguna uğrayan ve görev süresi uzatılmayan Demirel'in, o günkü Meclis'ten bile vize alamadığı düşünülürse, yeniden Çankaya'ya çıkma hayalini anlamak mümkün değil. Böyle bir durum, genç nüfus yapısıyla övünen 73 milyonluk bir ülkenin, Çankaya'ya layık bir vatan evladı yetiştiremediği sonucunu ortaya koyar ki, böyle bir ayıp öncelikle, ülkenin son 40 yılına damgasını vuran Demirel'i bağlar.
+*c Örneği yok
Dün vaktimin büyük bölümünü, dünya liderleriyle ilgili araştırma yaparak geçirdim. İlginç ayrıntılarla karşılaştım.
Süleyman Demirel 1924 doğumlu. Yani 82 yaşında. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde şu an 75 yaşın üzerinde lider yok. En yaşlılardan olan Fransa Cumhurbaşkanı Chirac 1932 doğumlu. Yani 74 yaşında.
Gelelim antidemokratik ülkelere. Dünyanın en uzun süreli lideri unvanına sahip Fidel Kastro 13 Ağustos 1926 doğumlu. Yani 80 yaşında.
+*c Çin'de bile
Çin Halk Cumhuriyeti, Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından yönetiliyor. Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin 2003 yılında görevden ayrıldı. Yerine Hu Cintao seçildi. Bu ülkede yazılı olmayan kurala göre, 70 yaşını aşanlar görevden ayrılıyor. Bu nedenle, Devlet Başkanı Zemin ile birlikte, Başbakan Zhu Rongji ve Meclis Başkanı (ve Tienanmen katili) Li Peng de partideki görevlerinden ayrıldılar.
ÇKP tüzüğünde, kapitalistlerin partiye üye olmasını ve kamuda görev almasını yasaklayan hükümler mevcuttu. Jiang Zemin giderayak parti tüzüğünde değişiklik yaptı ve bu yasağı kaldırdı.
Değişikliğe göre: Partide bugüne kadar temsil edildiği iddia edilen işçi sınıfı ve köylülüğün yanı sıra, topluma dinamizm kazandıran, ekonomik refahın artmasına ve bütün toplumun geniş anlamda çıkarlarının ilerletilmesine katkıda bulunan güçlerin de (kapitalistler kastediliyor) üçüncü bir odak olarak temsil edilmeleri sağlandı.
+*c Yazık oluyor
Kısacası, Çin Komünist Partisi, mevcut sistemin kurulduğu günden beri düşman bellediği kapitalistleri ülke kalkınmasında kendilerinden yararlanmak için partiye dahil etti, kamu görevlerinde istihdam edilmelerinin yolunu açtı. Çin'in son yıllardaki durumu ortada.
Buna karşılık ülkemizde, dünyanın saygın eğitim kurumlarından mezun insanların bile, sırf eşleri başörtülü diye önemli kamu görevlerinden uzak tutulması gündem oluşturuyor. Ayakkabı sektörünün Çin mallarına teslim olması karşısında bir çıkış yolu aranması gerekirken, kapı önünde çıkarılmış ayakkabılar ülkenin en önemli meselesi haline geliyor. Söyleyin Allah aşkına, kime yararı var bu tartışmaların.
Komünist Çin kapitalist vatandaşlarına; 'Ülke kalkınması için senin birikiminden de yararlanacağım, gel kamu hizmetine' derken, Demirel, sırf başörtülü olduğu için kendi vatandaşlarına, Suudi Arabistan'a gidin çağrısı yapıyor.
Özellikler ne olmalı?
Küresel rekabetin kızıştığı ortamda, Çankaya'ya çıkacak şahsiyetin birikimi ve vizyonu tartışılması gerekirken, konu eşlerin kılık kıyafetine, cumhurbaşkanının papyonu meselesine indirgeniyor.
Sonuç mu? Komünist Çin malı götürüyor, sözüm ona demokratik Türkiye seyrediyor.
Çin kadar bile olamadık demek bana ağır geliyor. Son açıklamalarında, 'Bu ülkenin başbakanları hep idam korkusuyla yaşamışlardır' diyen Demirel, keşke komünist lider Jiang Zemin kadar cesur olabilseydi ve radikal adımlar atarak ülkesinin önünü açabilseydi demek geliyor insanın içinden. Ama O, hep statükoyu korumaktan yana tavır aldı.
Keşke kendisi için gördüğü rüyaları, ülkesinin dünya devleti olması için de görebilseydi. Gerçekten kötü bir final.