Gazetecilik mesleğinde, elinde patlamak diye bir tabir vardır. Üzerinde çalıştığınız herhangi bir yazı veya haber sizden önce başka bir yerde yayınlanırsa, malzeme elinizde kalır. Bir gazetecinin bu duruma düşmesi, haber elinde patladı diye değerlendirilir.
İşin doğrusu, bugün için yazmayı düşündüğüm konu da öyle oldu. Cuma günü, Kırmızı Reklam'ın sahibi kadim dostum Adnan Baycar'ın ofisinde bir yandan çaylarımızı yudumlarken, öbür yandan gazetelere göz atıyorduk. Yarım sayfa ebadında, Veda Zamanı başlıklı bir ölüm ilanı dikkatimi çekti. Okuyunca içim titredi. Bir iletişimci olarak itiraf etmem gerekirse, hayatımda gördüğüm en çarpıcı, en etkileyici ölüm ilanlarından biriydi.
Bu çarpıcı ilanla ilgili düşünlerimi bugünkü yazımda sizlerle paylaşmak üzere ilan metnini not aldım. Adnan Bey; Ben de merak ettim dedi ve ilanı okudu. Ardından; Bu bir profesyonel işi. Reklamcı bir kreatif ustasının elinden çıktığı belli dedi. Eve gelince bilgisayarın başına oturdum. İlanda vefat ettiği duyurulan Duygu Emre'nin kim olduğunu araştırdım. City Clup Dergisi'nin sahibi ve yayın yönetmeni olduğunu öğrendim. Derginin web sayfasına acı haber henüz düşmemişti. Bu arada ilan metnini eşime gösterdim. Gözleri doldu. Vaktin olursa yarın bu cenazeye git dedi. Tercüman farkı...
BEN bugün, bir ilan metninden yola çıkarak aşkı, ölümü, dostluğu, sevgiyi anlatmayı düşünürken, haber merkezindeki arkadaşlar çoktan işe koyulmuşlar ve haberin ayrıntılarını kovalamışlar bile...
Her sabah güne, Tercüman'ı okuyarak başlıyorum. Nitekim dün sabah gazeteyi elime alır almaz, birinci sayfanın göbeğinde; Gazeteciden eşe ölümsüz vasiyet başlıklı haberi görünce duygulandım. Haberde, Kansere yenik düşen eşinin ardından duygu dolu bir ölüm ilanı yazdı. Bu vedayı okuyan herkes gözyaşlarına boğuldu... ifadelerine yer veriliyordu.
Bu haberle yazı konum elimde patladı ama, merak ettiğim birçok noktayı da öğrenme fırsatı buldum. Haberde, Duygu Emre'nin 25 yıllık eşi gazeteci İlhami Emre'nin şu sözleri dikkatimi çekti; Duygu bana, Ben öldüğümde sakın ölüm ve vefat kelimelerini kullanma dedi. Ben onun nasıl bir ölüm ilanı istediğini biliyordum. Ona yakışır bir ilan yazdım. O da yazsaydı, aynen böyle yazardı... Veda Zamanı...
GAZETEMİZİN dünkü haberi gözünden kaçanlar için, Veda Zamanı başlıklı o dokunaklı ilana burada yer vermek istiyorum:
''Hayatımı adadığım... Ailem, Dergim (City Club) ve dostlarım... Artık ayrılık vakti geldi. Biliyorum çok acımasız, çok haksız ve çok zamansız oldu... Ama buraya kadarmış... Geride bıraktığım sevdiklerime, sağlıklar ve mutluluklar diliyorum. Benim için de yaşayın olur mu? Hoşçakalın... Not: Son kez yanımda olmak isterseniz, 8 Nisan Cumartesi Levent Camii, öğle namazında buluşalım.'
Dünyadan ayrılığın bu kadar doğal, yaşamın bu kadar anlamlı, son randevunun bu kadar içten verilmesi karşısında bir iletişimci olarak mest oldum. Ne diyelim, mekanı cennet olsun. Alkış yakışmıyor...
BU vesile ile şunu söylemek isterim. Cenaze törenlerinde alkış olayı son 10 yılda yaygınlaştı. Bu durum dinimizin kurallarını da, geleneklerimize de yakışmıyor.
Dün gazetelere, kapatılan Refah Partisi'nin Adalet Bakanlarından Şevket Kazan'ın bazı itirafları yansıdı. 28 Şubat sürecinde toplumu geren bazı uygulamalara bilerek veya bilmeyerek zemin hazırladıklarını itiraf etmiş.
Refah Partisi ve devamı olan partilerin toplumun bazı kesimlerini öteleyen, dışlayan, tahrik eden uygulamalarına karşı, laiklik konusundaki duyarlılıklarıyla öne çıkan ve o dönemde vefat eden kişilerin cenazelerinde bir çeşit tepki olarak başladı ilk olarak bu alkışlar. Sonra nedense devam etti. Bu durum yakışık almıyor diye düşünüyorum.
Hazır ölümden söz açılmışken, Cahit Sıtkı'nın o meşhur 35 Yaş şiirinin son dizeleriyle bitirelim yazımızı; Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanamadın olacak / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında...