YILLAR sonra yeniden, al bayrağa sarılı şehit cenazeleriyle tanıştı kamuoyu. Mehmetçik'e yönelik kahpe pusular yeniden başladı. Düne kadar umudunu yitirmiş bulunan bölücü örgüt, ne oldu da yeniden harekete geçti?
Örgüt en kanlı eylemlerini 1990'lı yılların ilk yarısında yaptı. 20 Kasım 1991'de DYP - SHP koalisyonunun Başbakanı olan Süleyman Demirel, ilk yurt gezisini, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile birlikte Aralık ayı başında Diyarbakır'a yaptı. Bugün bölücü örgütün sözcüsü gibi davranan siyasiler, o seçimlerde SHP listelerinden Meclis'e girmişlerdi. Demirel, Diyarbakır meydanında yaptığı konuşmada, Kürt kimliğine karşı çıkılamaz. Kürt realitesini artık tanımalıyız, deyiverdi.
Demirel bu sihirli sözcüğü (!) kullanması durumunda sorunun çözüleceğini sandı. Ne mi oldu? 30 bin şehidin büyük bölümü o tarihten sonra can verdi. Terör örgütü ne kadar çok kan dökerse, o kadar siyasi sonuç alacağını düşündü. Demirel'in dili cız oldu. O günden sonra, bir daha ağzına Kürt realitesi lafını almadı.
Tarihin tekerrürü...
BAŞBAKAN Erdoğan'ı kim yönlendirdiyse, geçtiğimiz yaz ortasında Diyarbakır'a harala gürele bir çıkarma yapma gereği duydu. Bunu bir şova dönüştürmek için de, gezi öncesi bir grup aydınla 10 Ağustos 2005'te bir araya geldi. Demirel'in 14 yıl evvel Diyarbakır meydanında konuşma yapmadan bir gece önce, Devlet Tiyatrosu'nun üst katındaki Kültür Evi'nde bir grup gazeteciye söylediği gibi, Başbakan Erdoğan da gezi öncesi o toplantıda; Kürt sorunu, bizim açımızdan bir demokratikleşme sorunudur deyiverdi. Erdoğan aynı sözleri Diyarbakır'da tekrarladı.
Başbakan sandı ki, Kürt Sorunu ifadesini kullanırsa, Güneydoğu'da demokrasi fırtınaları esecek. On binlerce insan kendisini bir kahraman gibi karşılayacak. Ne mi oldu?
3 Kasım seçimlerinde Diyarbakır'da oyların yüzde 34'ünü alan Erdoğan'ı dinlemeye, resmi kayıtlara göre sadece 500 kişi geldi. Onların da en az yarısı, sivil giyinmiş emniyet görevlisiydi. Tarih tekerrür etti. Kanlı terör yeniden başladı.
Hepimizin sorunu...
TÜRKİYE'NİN meseleleri sadece Başbakan Erdoğan'ın meselesi değildir. Hepimizin meselesidir. Durum böyle olunca, her bir vatandaşın, 'Başbakan'ı bu tür hassas konularda acaba kimler yönlendiriyor?' sorusunu sormaya hakkı vardır. Danışmanlar, siyasi sorumluluğu olmayan kişilerdir. Alacakları en büyük risk, danışmanlık görevini kaybetmektir. Halbuki iç ve dış güvenlik konuları ekonomik meseleye benzemez. Geri dönüşü olmayan, devlete ve millete maliyeti yüksek olan meselelerdir. Atılan her adımda, tarihe ve millete karşı sorumluluk duygusu içinde hareket etmek gerekir. Beceremezsek halk bizi sandıkta cezalandırır anlayışı bu noktada önemini kaybeder. Kim kullanıyor?
DANIŞMANLARININ dahiyane önerisiyle Diyarbakır'da, Kürt Sorunu ifadesi kullanan, tepkiler üzerine bir daha bu sözü ağzına almamaya gayret eden Başbakan Erdoğan, son günlerde yeni bir girdabın içine çekilmiş durumda. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni temsil eden Başbakan'ın, bölücü örgüt uzantısı olduğunu ifade etmekten çekinmeyen kişileri sözle bile olsa muhatap alması yanlış olmuştur. Onları şımartmakta, cesaretlendirmektedir. Başbakan bu hassas konuda, ikinci defadır yanlış yönlendirilmektedir.
Başbakan önceki gün Gaziantep'te CHP'ye yüklenirken; 'Bölücü örgütün temsilcilerini Meclis'e taşıyan siz değil miydiniz?' diye sormuş. Başbakan keşke bu ifadeleri kullanırken, o dönemde yapılan hatalardan ders çıkardık, biz aynı oyuna bir daha düşmeyeceğiz deseydi. Danışmanlar işte bu noktada işe yarar. Tarihi tecrübeleri not ederek, siyasileri doğru bilgilendirmek gibi görevleri vardır. Halbuki bu tecrübe göz ardı edilmiştir.
Geçtiğimiz günlerde bir AKP yetkilisi Amerika'da, En az 5-6 yıl daha iktidardayız. Erdoğan'ı kullanabilirsiniz... demiş. Tüyler ürperten bu sözlerden sonra, ister istemez insanın aklına, acaba danışmanları da kullananlar oluyor mudur diye sormak geliyor.
Son günlerde ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor. Tüm yürekler yangın yeri gibi... Dikkat diyorum.