ASKERLER kuralcıdır. Bundan olacak ki, asker kökenli Cumhurbaşkanı Kenan Evren, işindeki titizliğiyle öne çıkan Yargıtay üyesi Ahmet Necdet Sezer’i, Yargıtay Genel Kurulu’nca belirlenen üç aday arasından 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçer. Sayın Sezer gün gelir, Türkiye’nin onuncu cumhurbaşkanı olur.
Sayın Sezer, Anayasa Mahkemesi’nin medyatik başkanı Yekta Güngör Özden’in yaş haddinden emekli olmasından sonra, 6 Ocak 1998’de başkan seçilir.
Göreve başladığı günlerde kendisine hayırlı olsun ziyaretine gidenler arasında, o zamanlar program yaptığım televizyon kanalının genel müdürü de vardı. Sayın Sezer o gün ziyaretçilere, mahkemenin aldığı kararların kimi zaman kamuoyunda tartışıldığını, ama neticede mahkemenin, yürürlükteki yasalara göre karar verdiğini anlatır. Hatta konuyla ilgili bir örnek verir. “Eğer yasalar hapşıran bir kişinin cezasının idam olduğunu yazıyorsa, yargıya düşen bunu tartışmak değil, hapşırdığı iddiasıyla önüne gelen zanlı hakkında yasanın öngördüğü cezayı vermektir. Eğer böyle olması istenmiyorsa, yapılması gereken yargıyı eleştirmek değil, yasalarda gerekli düzenlemeyi yapmaktır. O görev de yargıya değil, yasama organına aittir” der.
Aradaki fark...
SAYIN Sezer’le ilgili yukarıdaki anekdotu sekiz yıl sonra neden hatırladığıma gelince... Önceki gün Bebek sahilinde arkadaşlarla otururken, okuyucum olduğunu söyleyen bir kişi yanımıza yaklaştı. Danıştay’ın aldığı son karara henüz temas etmediğimi söyledi. Konu üzerinde çalışıyorum dedim. Bekliyoruz dedi. Tercüman okuyucusu gazetesine güveniyor ve ülke meselelerine yaklaşımını takdir ediyor.
Gelelim konumuza. Demokratik açıdan gelişmiş ülkelerin anayasaları devlete karşı bireyi, demokrasisi gelişmemiş ülkelerin anayasaları ise bireye karşı devleti korumayı esas alırlar. Demokrasisi gelişmemiş ülkelerde bireyler, devlet tarafından potansiyel tehdit unsuru olarak algılanır. Nitekim Danıştay son kararında, bir öğretmenin dışarıda taktığı başörtüyü laiklik için bir bakıma tehdit olarak kabul etti.
Sezer’in hayatı değişti...
ANAYASA Mahkemesi’ne başkan seçildiği günlerde, yasalar hapşıranın idamını öngörüyorsa yargıcın yapacağı bir şey yoktur diye Sayın Sezer, sadece 1 yıl sonra, mahkemenin 37. kuruluş yıldönümü olan 26 Nisan 1999’da sürpriz bir konuşmayla çıktı kamuoyu önüne. Etkili konuşmasında bireysel özgürlükleri savundu. 1982 Anayasası’nı ve yasalardaki özgürlüğü kısıtlayıcı hükümleri yerden yere vurdu. Konuşma sadece Türkiye’de değil, dışarıda da ses getirdi. Hiç unutmuyorum, o sırada bulunduğum Amerikan Harvard Üniversitesi çevrelerinde, cumhurbaşkanı olmaya layık kişi yorumu yapanlar bile oldu.
Sezer konuşmasında; Çağdaş demokrasilerde, bir hak ve özgürlüğü ortadan kaldırma kabul edilemez. Mahkemeler, kanıtlanmayan, yasal dayanağı olmayan istemleri yerine getirme aracı olamaz dedi.
Danıştay’ın kararı...
DOĞRUSU, Sayın Sezer’e cumhurbaşkanlığı yolunu açan o meşhur konuşmasında temas ettiği özgürlüklerin yolu bir türlü aralanamadı. Özgürlükler kendi halindeki ve geçim derdindeki vatandaşın semtine uğramadı. Üstelik hukuk kuralları adamına göre işlemeye başladı. Yumurta atan tutuklandı. Buna karşılık, yasada varsa hapşıran bile asılır denirken, 30 bin kişinin katili olduğu suçlamasıyla idam cezasına çarptırılan kişi, o günlerde yasada ölüm cezası olmasına rağmen hüküm infaz edilemedi. Türkler 1 milyon kişi öldürdü diyen yazar, Avrupa bastırdı diye yargılanamadı.
Demek ki, daha büyük suç kabul edilmiş olacak ki, evinden çıkıp okuluna giden bir öğretmenin yoldaki kıyafeti, Danıştay’ın eleştirilere konu olan; “Davacı öğretmenin, her ne kadar okul içinde başı açık hizmet verdiği ifade edilse de, zaman zaman dışarıda türbanlı olduğu yönünde beyanların da bulunduğu gibi ifadelerle laiklik açısından sakıncalı bulundu. Ben bunları kavramakta zorlanıyorum.
Eleştirilere konu olan karar Danıştay’da da sıkıntı oluşturmuş olacak ki, açıklanan duyuruda, yargılama süreci henüz bitmemiştir ifadesi dikkat çekiyor.
Kim derdi ki, türban sorunu hem de AKP iktidarında bu noktaya gelecek diye. Benden söylemesi... Siz yine de, ulu orta hapşırmayın...