HAFTA içinde yaşanan bir olay bana, 25 Ağustos 2001'de menfur bir cinayete kurban giden işadamı Üzeyir Garih'in sıklıkla dile getirdiği endişelerini hatırlattı.
Üzeyir Garih, yoksulla zengin arasında giderek büyüyen uçurumdan çok kaygılıydı. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin ülkenin de, dünyanın da başına bela olacağı düşüncesindeydi. İş dünyasının ve siyasetçilerin konuya ilgisizliğine üzülüyordu. 'Bu yoksulluk, zengini de yaşatmaz...' diyordu. Yoksulluğun derinleşmesi durumunda, zenginlerin varlıklarının yağma edileceği endişesinden hiç kurtulamadı.
Üzeyir Garih korkularında haklı çıktı. Kendi katili de, 'aman dikkat' diye sorunlarını sürekli gündeme getirdiği çevreden çıktı. Eyüp mezarlığında kendisini bıçaklayarak öldüren Yener Yermez, Kayseri varoşlarındaki Karacaoğlu Mahallesi'nde yoksulluk içinde büyüdü. İşsiz olan babası Ömer Yermez çok yaşamadı. Annesi, kocasının ölümünden sonra yoksulluk nedeniyle üst üste evlilikler yaptı. Yener Yermez'in polisle ilk tanışması ve kabarık suç dosyası, Garih cinayetinden 8 yıl önce oto teybi çalarken yakalanmasıyla başladı. Cinayetle ilgili tartışmalar elbette bu yazının konusu değil. Bizi ilgilendiren, Yener Yenmez profilinin hangi sosyal şartların ürünü olduğudur. Taşlanan evler...
YAZININ başında belirttiğimiz ve Üzeyir Garih'i endişelerinde haklı çıkarır mı kaygısı yaşadığımız olay geçen perşembe günü İstanbul'da yaşandı. Sarıyer'in kenar semtlerinden birinde bulunan 'Derbent Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği' binasının yıkım kararını uygulamak üzeri harekete geçen ekipler, hiç beklemedikleri bir tepki ile karşılaştı. Bu kez manzara bildik yıkım görüntülerinden farklıydı. Organize oldukları dikkat çekiyordu. Tepkinin dozu kaçırıldı ve polis taşlandı. Polis olaya göz yaşartıcı gazla karşılık verdi.
Yazımıza konu olan olaylar da bundan sonra başladı. Olaylar tam yatıştı derken, protesto gösterilerine katılan gençler, mahallenin bir başka tarafında yasal olarak yapılmış binaları taşlamaya, camlarını kırmaya başladılar. Eylemciler, kendilerine göre daha varlıklı olduğunu düşündükleri insanların mal mülklerini hedef aldı. Binalarda oturanlar korku içinde sağa sola kaçıştı. Olayların özeti, 'madem öyle, işte böyle...' dedirten cinstendi. Taşlanan otobüsler...
BENZER bir görüntü, 2001 ekonomik krizinin sarsıcı etkilerinin sürdüğü ve çok sayıda insanın işten çıkarıldığı günlerde de yaşanmıştı. O zaman taşlanan otobüslerdi. Ama bu otobüslerin bir özelliği vardı. Varoşların hemen yanı başında zenginliğin sembolü olarak yükselen İstanbul'un Bahçeşehir ve Kemerburgaz gibi semtlerine giden otobüsler hedef alınmıştı. İki hadiseyi yan yana koyduğumuzda, gidişatın iyi olmadığını söylemeye hacet yoktur.
Ülkemizde son yıllarda özellikle tarım kesiminde çok ciddi fakirleşme yaşanıyor. Son bir yılda tarımdan 1 milyon kişi kopmuş durumda. Bunlar kentlere göç etmelerine rağmen, çok ciddi iş ve barınma sorunu yaşıyorlar. Şu an şikayetçi olduğumuz birçok toplumsal sorunun yakında katlanarak karşımıza çıkması söz konusu. Dilerim Üzeyir Garih haklı çıkmaz.
DSİ başardı...
YAZIMIZIN sonunda, uzun zamandır devam eden ve başarıyla sonuçlanan bir kulis faaliyetine dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği tüm dünyanın gözleri geçtiğimiz hafta boyunca Meksika'daydı. Üç yılda bir mart ayında düzenlenen 'Dünya Su Forumu ve Bakanlar Konferansı' bu ülkede yapıldı. Bu toplantı, küresel çapta yapılan en önemli organizasyonlar arasında yer alıyor.
Devlet Su İşleri (DSİ)'nin bürokratları bu toplantıda, 2009 yılında yapılacak toplantının ev sahipliğini Türkiye'nin üstlenmesini sağladılar. Ülkemizde yapılacak toplantıya en az 10 bin katılımcı, 130 dolayında da bakan gelmesi bekleniyor.
Sınır aşan sular gibi çetrefilli konuların tartışıldığı forum sayesinde bir hafta boyunca dünyanın ilgisi Türkiye'ye yönelecek. Ülkemizin tanıtımına da katkı sağlayacak olan bu toplantının Türkiye'de yapılması konusunda başarılı kulis çalışması yürüten DSİ bürokratlarını kutluyorum.