2 Eylül 2010, Perşembe
Yazarlar
 Anasayfa
 Yazarlar
 Dizi / Röportaj
 Güncel
 Politika
 Ekonomi
 Gündem
 Sağlık
 Magazin
 Dünya
 Spor
 TV Yayın Akışı
 Hava Durumu

Arama

  Ara

 Arşiv
 

ÇOK OKUNANLAR

 
7  17 27  30 35  46
11/04/2009
 
2 12 14 25 26 2
15/04/2009

 

AÇIK DEFTER
   
Çocuğu, Şatt’a düşen anne

30.07.2006

BEŞİR AYVAZOĞLU
besir_ayvazoglu@yahoo.com


    GEÇEN asrın başlarında yapayalnızdık. Avrupa gazetelerinde her gün birbiri ardınca çıkan ve dünya kamuoyunu aleyhimizde kışkırtan yalan haberler karşısında çaresizdik. Gerçekleri dünyaya haykırarak bizi savunan tek isim vardı: Pierre Loti.
Oryantalizmin klişelerinden bütünüyle kurtulamamış olsa da, İstanbul’da tadına vardığı Türk tarzı hayata ve Avrupa toplumlarıyla rahatça mukayese edebildiği Türk toplumunun hayırhahlığına ve saflığına hayran olan Loti, durup dururken Trablusgarb’a saldıran İtalyanlar’ı şiddetle eleştirmiş, sadece İtalya’nın değil, bütün Hıristiyan Avrupa’nın Müslümanlar’ı “avlanmasına izin verilen hayvanlar” gibi gördüğünü, ancak Türkiye’nin kendisine böyle davranılmasına asla izin vermeyeceğini, mağrur ve kahraman ordusuyla topraklarını sonuna kadar savunacağını haykırmıştı.
Piyer Loti Günü
HAKİKATEN, Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi ve Millî Mücadele yıllarında da Avrupa’da lehimize yükselen tek ses Loti’nin sesiydi. Kendilerini aşağılanmış, çaresiz ve yalnız hisseden Türk aydınları, onu bir yetim psikolojisiyle kucakladılar. Özellikle 1919 yılı sonlarında, ülkesindeki sansüre rağmen bastırıp el altından dağıttırdığı Türkiye lehindeki broşürler, işgal altındaki İstanbul’a ulaşınca çok büyük bir heyecan yaratmıştı.
Veliahd Abdülmecid Efendi himayesinde ve Abdülhak Hâmid’in fahrî başkanlığında kurulan Piyer Loti Cemiyeti, Türk aydınlarının Avrupa’da bizim haklarımızı savunan bu cesur dosta duydukları sevginin ve minnettarlığın bir ifadesiydi. Devrin hemen bütün tanınmış şair ve yazarlarının üye olduğu bu cemiyet ilk iş olarak bir Piyer Loti Günü düzenledi.
23 Ocak 1920 tarihinde, Darülfünun Konferans Salonu’nda yapılan ve muhteşem bir gösteriye dönüşen bu toplantıda, eski Musul, Basra ve Bağdat valisi şair Süleyman Nazif’in salonu doldurup dışarılara taşan muhteşem topluluğa karşı yaptığı müthiş konuşma, bağımsızlık mücadelemizin hemen başında ruhları tutuşturan bir kıvılcım olmuştu.
İmşi Basra imşi
NAZİF, tarihe Piyer Loti Hitabesi adıyla geçen ve Malta Adası’na sürülmesine yol açan bu ünlü konuşmasında, Türklüğün İslâm tarihindeki rolünün çok abartıldığı yolunda bir haber yazan Times gazetesi muhabirinin iddialarını eleştirirken, Osmanlı Devleti’nin Kanunî tarafından çizilen güneydoğu sınırlarının Basra Vilâyeti’nde bittiğini ve bayrağımızın burada Birinci Dünya Harbi’nin dördüncü ayına kadar dalgalandığını hatırlatarak Şam’da dinlediği çok anlamlı bir şarkıdan söz etti. Konuşmanın bu bölümünü sadeleştirerek naklediyorum:
“Basra’nın düşüşünün ardından söylenmiş şarkılardan birisini iki sene evvel Şam’da dinledim. Hânendeler de, sâzendeler de Arap idiler. Neşîde’yi okur ve çalarlarken hepsinin seslerinde giryan titreyişler, gözlerinde yaşlar vardı. Şarkı ‘İmşi Basra imşi’ yani ‘Yürü Basra yürü’ diye başlıyor ve öyle bitiyordu. İlk parçasının hâtırımda kalan meali işte: ‘Yürü Basra yürü! Osmanlılar buradan gideli, ben çocuğu Şatt’a düşmüş anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum. Yürü Basra yürü! Onlar sana gelmezse, sen onlara yürü!”
Osmanlı Barışı
MAALESEF, ne Osmanlı bir daha onlara gidebildi, ne de onlar gelebildi!
Arnold Toynbee, Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’yu son derece başarılı bir şekilde yönettiğini, tarih boyunca başka hiçbir gücün bu bölgeyi bir arada tutmayı başaramadığını itiraf etmiştir. Tek amaçları Ortadoğu petrollerine el koymak olan sömürge yönetimlerinin telkinleriyle Osmanlı düşmanı kesilen Araplar, birkaç aydın hariç, hâlâ bu gerçeği fark etmiş görünmüyorlar. Fark etseler de, artık iş işten geçmiş, cin şişeden çıkmıştır.
Kim ne derse desin, Osmanlı Barışı Ortadoğu’da artık bir daha görülmesi mümkün olmayan güzel bir rüyadır. Dünyada, bu bölgeyi kan gölüne çeviren kötülük cinini şişesine tıkabilecek başka bir güç var mı, bilmiyorum. Arap, hakikaten çocuğu Şatt’a düşmüş anne gibi! Allah yardımcıları olsun.
Muhabbetle efendim.
NOT: Şattu’l-Arab, Irak’ın güneydoğusunda, Dicle ve Fırat nehirlerinin birleşmesiyle oluşan, Irak’ın Basra ve İran’ın Abadan limanlarından geçtikten sonra Basra Körfezi’ne dökülen 193 km. uzunluğunda bir nehirdir.
BİR TEMENNİ
ŞU günlerde kapalı olan Sivas Havaalanı’nda ciddi bir tadilat yapılıyor. Sivas’ta yayımlanan Bizim Sivas gazetesi ve merkezi İstanbul’da bulunan Sivaslılar Vakfı, bu havaalanına merhum Nuri Demirağ’ın isminin verilmesini sağlamak amacıyla bir kampanya başlatmış. Hemşehrilerim bu kampanyaya destek vermem için beni de aradılar. Türkiye’de ilk uçak fabrikasını kuran ve ilk uçağı imal eden Divriğili Nuri Demirağ, başka ilklere de imzasını atmış büyük bir müteşebbistir. Adının Sivas Havaalanı’nda yaşatılması yabana atılır bir düşünce ve teklif değil. İlgililere duyururum.







 






 
1.Sayfa | Hayattan | Gündem  | Yazarlar | Politika | Ekonomi  | Dünya  | Aktüalite  |  Spor | Künye


En basarili belediye baskanini siz seçin